REVANDİZ’DEN BÜYÜK TAARRUZ’A BİR ASKER HATIRÂTI
REVANDİZ’DEN BÜYÜK TAARRUZ’A BİR ASKER HATIRÂTI
REVANDİZ’DEN BÜYÜK TAARRUZ’A BİR ASKER HATIRÂTI
REVANDİZ’DEN BÜYÜK TAARRUZ’A BİR ASKER HATIRÂTI
Mâlûm, hemen her âilede, her köyde eski bir şehit, bir kayıp hikâyesi bulunur. 93 Harbi, Birinci Dünya Harbi, Çanakkale, İstiklâl Harbi... “Giden Gelmiyor”lar. Bir de dönebilenler tâbiî, gāziler, harp mâlûlleri, ‘Yanık Ömer’ler... Döndüler, olağanüstü hikâyeleriyle olağan ömürler sürdürüp, hikâyeleriyle birlikte âhirete göçüp gittiler. Zabta geçmiş savaş hâtıratları, gördüğüm kadarıyla kritik mevki ve vazîfelerde bulunmuş zâbitana âittir genellikle. Köydeki gāzi bir asker söz konusu olduğunda, bir kalem erbâbı vâsıta olmadıkça kendisine böyle bir zabt imkânı yoktu tabiatiyle. Tâlihliyiz ki Sümmenin Abdullah hikâye etmiş, Fevzi öğretmen zabdetmiş de Kisecik’te, olağanüstü bir asker hâtıratı bulunuyor elimizde, aşağıda okuyacağınız.
Fakat evvelâ bu eşsiz imkânı borçlu olduğumuz Fevzi öğretmeni şöyle bir yâd etmek gerek. Kisecik’te (İlker) Yıldız âilesine misâfir olduğum bir vakit, söz hep olduğu gibi dönüp dolaşıp acı kayıpları, erken yaşta ebediyete intikal etmiş eş, baba, dede Fevzi Yıldız’a ve geride bıraktığı eşyası, evrâk-ı metrûkesi içerisindeki bir vesîkaya, merhum Abdullah Erdem’e, nâm-ı diğer Sümmenin Abdullah Efendi’ye (ihtiyarlığında Sümme Dede) âit bir asker hâtıratına geldi. Beş kardeşten dördüncüsü, Kel Alilerin Fevzi Yıldız 1945’te Kisecik’te doğmuş. Anne dedesi Müderris Mustafa Efendi oluyor. İlkokulu Kisecik, ortaokulu Seydişehir’de okuyup, liseyi de Beyşehir’de bitirerek vekil öğretmenliğe hak kazanmış; evvelâ Beyşehir Bayındır, bilâhare Bostandere ve nihâyet Kisecik’te çalışmış. 1966’da Ünsallardan Şerife ile evlenmişler. 1967’de asil öğretmen oluyor, Akkise’de kısaca çalışıyor, üç ay askerlik yapıyor, 1968’de asker-öğretmen olarak Ermenek’te görevlendiriliyor. 1970’te beş yıl süreyle Karaviran ve nihâyet 1975’te Kisecik’e dönüş. Maalesef, 1978 altıncı ayda, henüz otuz üçünde iken, geride genç bir eş ile iki küçük çocuğu bırakarak ebediyete intikal ediyor. Âilesi, eşi Şerife, çocukları İlker ve Süreyya, göremediği torunları Fevzi, Abdullah, Şerife Şirin ve Gülse Ülkü hep yâd ediyorlar hasretle. Hoca gezmeye, fakat en çok da avcılığa düşkünmüş. Eşi-dostu, çevresi çokmuş, misâfirsiz günü de geçmezmiş. Mârifetliymiş de; kemânî ve ûdî imiş, cümbüş de çalarmış. Yazısı pek güzelmiş, solakmış. Enteresan bulduğu kimselerle mülâkatlar yapmaya meraklıymış. Hâtırattaki üslûb ile geriye bıraktığı eşyalar içerisindeki bir teyp ve daktilosundan hareketle tahmin ettiğimiz o ki, Sümme Dede’yi konuşturarak önce teypde kasede kaydetmiş, kasetten de deşifre edip daktiloya çekerek elimizdeki bu belgeyi ortaya çıkartmış. Borcumuz büyük... Ruhu şâd olsun, mekânı cennet olsun.
Hâtırata gelecek olur isek... Merhum Sümme Dede’nin askerlik mâcerâsı dokuz sene sürmüş; üçü Birinci Dünya Harbi’nde Musul, İstiklâl Harbi’nde Afyon cephelerinde, altısı ise esârette, Rusya’da. Bu olağanüstü kişisel hikâyeyi hakkıyla değerlendirmek, mânâlandırmak, okurda bir farkındalık yaratmak, onu ancak daha büyük bir hikâye, çağın (bugünkü deyişle) global jeopolitiği içerisine oturtmak, yerleştirmekle mümkün olacak. Mâlûm, kadim Osmanlı İmparatorluğu 19. asır ile 20. asır başlarında büyük bir idârî-siyâsî, askerî, iktisâdî-mâlî krizle birlikte etnik milliyetçi isyanlar, harpler, emperyalist müdâhaleler ile karşı karşıya geldiği bir parçalanma süreci içerisindeydi. Düvel-i Muazzama (Büyük Devletler –İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya, Rusya) Osmanlı’yı ‘Hasta Adam’ olarak niteliyor, La Question d’Orient (Şark Meselesi, çöküş sürecindeki Osmanlı İmparatorluğu’na ait toprakların nasıl paylaşılacağı mevzûsu) gündemde merkezî bir yer tutuyordu. Bu şartlarda, Osmanlı’da ordu hemen hep bir seferberlik, asker biteviye harb hâlindeydi: Yunan İsyanı (1821), Mısır İsyanı (1830), Kırım Harbi (1853), Hersek Meselesi (1875), Bulgar İsyanı (1876), Osmanlı-Rus (93) Harbi (1977-78), Makedonya Meselesi (1908), Trablusgarb Harbi (1911), Birinci Balkan Harbi (1913), İkinci Balkan Harbi (1914), Birinci Dünya Harbi (1914), Çanakkale (1915) ve nihâyet İstiklâl Harbi. Sümme Dede’nin hâtıratı üç epizoddan, bölümden oluşmakta: Musul Cephesi, Rusya’da esâret, Afyon Cephesi. Elimizdeki kişisel hikâyeyi çarpıcı kılan şey ise, Kisecik köyündeki kendi hâlinde hayatından on sekiz yaşında çıkıp, dünya ve Türkiye siyâsî sahnesindeki, tarihteki üç büyük hâdiseye şâhitlik ettiği dokuz yıldan sonra, yirmi sekizinde geriye dönüp, yine kendi hâlinde bir ömür sürdürmüş olmasıdır. Elimizdeki hatırâtın üç bölümündeki arka planı teşkil eden bu üç büyük hâdise sırasıyla şunlar oluyor: Birinci Dünya Harbi’nde Doğu-Güneydoğu Cephesi’ndeki meşhur Revandiz/Revanduz muhârebesi; Rusya’daki 1917 Bolşevik İhtilâli ve İç Savaş; İstiklâl Harbi’nde, Büyük Taarruz’da, 15. Fırka 38. Alay tarafından önceliğe sahip dört stratejik hedeften Tınaztepe’ye yönelik harekât.
Evet, şimdi sıra merhum Fevzi Hoca’nın ferâsetine borçlu olduğumuz Sümmenin Abdullah askerin eşsiz hatırâtında. Metinde yer ve kronolojiyle ilgili birtakım karışıklıklar hissedilmekle birlikte, bunlar tahmînen elli küsur sene geçtikte 70’lerde gerçekleştirilmiş bir mülâkatta ihmal edilebilecek şeyler. Orijinal metin, ufak tashihler hâricinde olduğu hâliyle veriliyor. [... –H.A.] şeklindeki ekler şahsıma âit olup, genellikle kişisel hikâyeyi içerisine oturmaya çalıştığım büyük çerçeveye, o günkü koşullara, siyâsi-askerî konjonktüre ilişkin ve sâir açıklayıcı notlardan oluşmakta. Kezâ, bölüm başlıkları ve paragraflandırmalar da şahsıma âittir. Maalesef, vakit ve sayfa kısıtından ötürü hiçbir kaynak gösteremiyorum. Affola.
HATIRAT
[Bu ilk paragraf Fevzi Yıldız’a âit olup, Sümme Hoca’ya ve Kisecik’e ilişkin bilgiler içermekte. –H.A.] Dedesi Antalya vilâyetinin Akseki kazası Çimi köyünden ayrılarak Konya vilayetinin Seydişehir kazasının Kisecik köyüne gelmiş yerleşmiştir. Kisecik köyü: Torosların eteğinde bulunan Seydişehir kasabasının 7 km. doğusunda olup içinden Suğla, doğusundan Çarşamba çayları geçer. Yeşillikler cenneti yayla görünümünde bir köydür. Nüfusu 1975 sayımına göre 1984’tür. Kendi çapında geniş sayılan Suğla ovasına sahip Kisecik köyünde (1312/1897) yılında Abdullah Erdem dünyaya gelmiştir. Bu askerin çocukluğu Kisecik köyünde tarla ziraatçiliği ile geçmiştir. Henüz 18 yaşını doldurmak üzere iken (1330/1915) yılında bıyığı terlememiş bir genç askere alınıyor. Yıl (1330/1915) İstanbul’un Çerkez köyünde bulunan 4. Fırka’ya yeni bir asker gelmiştir. Beş günlük eğitimden sonra Rus muharebesi için yola koyulmuş olan bu asker belki de Kurtuluş Savaşı için memleketine faydalı olmak ümidiyle devam etmiştir. [Şimdi söz Sümme Dede’ye geçiyor –H.A.]
[1. BÖLÜM: MUSUL CEPHESİ –H.A.]
[Berlin-Bağdat Demiryolu üstündeki Derince istasyonunda trene binip Pozantı’da iniyor, kalan yolu yürüyorlar. Doğu ve güneydoğudaki Osmanlı topraklarında başkaca demiryolu yok. 1915-16 döneminde çekirge istilâsından ötürü büyük bir kıtlık olduğu gibi, Ȋtilâf Devletleri’ne âit harp gemileri Doğu Akdeniz’deki limanlara blokaj uyguluyor. Güney Cephesi’nde asker aç, yalınayak, süvari ve koşum hayvanları aç, Abdullah asker yürüyor, hep yürüyor. –H.A.] Yolculuğumuz DERİNCE’YE kadar gittikten sonra trene binip BOZANTI’YA vardık. Artık asker olmuştuk, yolumuza yaya olarak devam ettik. İlk durağımız iki ay yürüdükten sonra İRAN’A (Acemistan’a) geldik. Günümüz devamlı yolculukla geçiyordu. Sıra ile uğrak yerlerimiz; Mardin, Diyarbakır, Diyarbakır’da bir ay talim gördükten sonra sandallara bindik, Dicle Nehri’ni geçtik ve Musul’a kadar gittik. [1914’te, Ȋtilâf Devletleri İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası Doğu Anadolu’yu Rusya’ya bırakmak noktasında bir mutâbakata varıyorlar. Böylece, Doğu Anadolu bir Osmanlı-Rus meselesine dönüşüyor. Esasen Rusya, bundan da büyük ölçekte, kuzeyde Kafkasya’dan güneyde El Cezîre’ye kadarki coğrafyada büyük bir nüfuz mücadelesi içerisindeydi. Bölge karmakarışık idi: Güneyden kuzeye, Arap, Türkmen, Kürt, Nestûrî/Âsurî, Ermeni, Azerî, Gürcü etnisiteler ve milliyetçi toprak çatışmaları, Osmanlılar, nüfuz mücadelesindeki Çarlık Rusyası ve tâbiî ki İngiltere. El Cezîre, İran ve Kafkasya’da nüfuz mücadeleleri. El Cezîre bugünkü Türkiye-Irak-İran sınır kesişimindeki, Dicle-Fırat arasındaki Yukarı Mezopotamya bölgesi oluyor. Buradaki temel mesele tâbiî ki Musul. Askerî olarak stratejik nokta ise Erbil’e 123 km mesafedeki Revandiz (Türkçe Revandiz/Revanduz, İngilizce Rawanduz, Kürtçe Rwandiz; Abdullah asker Revandus diyor.) 1915-16 yılları bölgede harp dönemi. Revandiz, 1915’te Rus-Nestûrî/Âsurî işgālinde bulunuyor. Ruslar 200 küsur km kadar kuzeydeki Urmiye civarında da Âsurîleri destekliyorlar. –H.A.] 15-20 gün bekledik. Yeni bir emirle yaya olarak 8 günde harp yeri olan REVANTUS cephesine vardık. Birçok savaşlarımız oldu. Açlık, susuzluk aklımıza gelmeden bir hayli savaştıktan sonra Rusları RAMİYE gölü civarında geriye püskürttük [Urmiye Gölü demek istiyor. –H.A.]. Ruslar İran’a kadar geri çekildiler. Biz de cephede dirsek üstü uyumakla Rusları bekledik. Ani bir emir geldi hemen harekete geçtik. İsmini hatırlayamadığım bir çaydan geçerek Rus topraklarına doğru ilerliyorduk. Ani bir taarruzla kırk-elli kişilik bir Rus takımı üzerimize ateş açtı. Biz de siper aldık ve onları da zayiat vermeden imha ettik. Bizim kuvvetimiz bir alaydı. Olduğumuz yerde siper aldık. 3 gün bekledik ve yakaladığımız Rusları Anadolu’ya sevk ettik. Esirler içinde çok miktarda Tatarlar vardı.
[2. BÖLÜM: ESÂRET VE KAÇIŞ –H.A.]
Biz Rus topraklarında ilerlerken karşımıza bir kolordu Rus kuvveti çıktı. Bu Rus kolordusu Rusya’nın en talimli ve becerikli bir kolordusu imiş. Alman kuvvetleri ile birçok muharebelere girmiş ve hepsinde başarılı çıkmış bir kolordu. Karşılıklı ateş açtık. Bizim alayımız silah, cephane ve yiyecek bakımından çok sıkıntılı geçti ve bu yüzden çok zayiat verdik. Yanımda savaşan Kudüslü bir Arap gözlerimin önünde Allah Allah sedası ile can verdi. Bizim alayın dörtte biri ancak kaldı ve biz de yavaş yavaş geri çekilmeye başladık. Zaten siperlerimiz birer taş idi. Bu arada hiçbir şey düşünmeden canımızı kurtarmak için çaba sarf ediyorduk. Henüz 18 yaşında idim fazla talim görmediğim için bir dereye rastladım, ordan kurtulmak için derenin içinden içinden gidiyordum. Araziyi bilmediğimizin çok zararı oldu aniden bir boşluğa geldim, sevinmiştim kurtuldum diye sevincim 5 saniye sürmedi karşıma bir manga Rus askeri çıktı ve beni teslim aldılar. Kaçmak için çok çaba sarfettim zira esir olmaktan ölmeyi yeğ tutuyordum. Beni kurşun yağmuruna tuttular ve esir aldılar. Silahımı, bataryamı aldılar ve bana para var mı diye sordular. Paramın olmadığını söyledim. Yalan söylüyordum, zira 8 tane sarı lira 12 gümüş mecidim vardı. Cebimdeki 20 kuruşu aldılar, diğerleri kuşağımın arasında idi bulamadılar. Bana yürü dediler yürüdük bir ara yorulmuştuk (Sadis) yani otur dediler, oturduk bana ekmek verdiler yemedim, ölmek daha iyi diye teselli ediyordum kendimi. Biraz dinlendikten sonra yola devam ettik. Bir Rus askeri birliğinin yanına vardık beni bir yüzbaşının yanına götürdüler. Rus yüzbaşısı bana yanlarında bulunan Ermeni bir tercüman vasıtasıyla Türklerin kuvvetlerini, depolarını sordular. Türkün herşeyi çok ama yerini beni kesseniz de söylemem dedim. Bana iki tane asker verdiler, bu askerler beni bilmediğim bir yere götürdüler. Yolda yürürken kardeş düvel var mı diye tabanca sordular ve üzerimi aradılar tabanca bulamayınca otur dediler oturduk ve dinlendik. Dinlendikten sonra kalktık ve yola devam ettik. Yürürken aniden bir ses duyduk, ses bizi çağırıyordu. Yanlarına vardığımızda onların levazım askeri olduğunu anladık. O askerler cepheye yiyecek ve cephane taşıyorlarmış. Gece olduğu için hepsi birer birer kiprit yakıp yüzüme baktılar. Birisi Türkçe biliyormuş yüzüme baktıktan sonra, Türkçe konuşmaya başladı. –Sen genç bir çocukmuşsun, Türk askeri bu kadar daraldı da mı seni bu yaşta askere aldılar? Aç mısın yimek yer misin dedi ve bana ekmek verdiler, yemek içimden gelmiyordu yiyemedim. Yolumuza devam ettik, yeşillik bir yere geldik orada da 4 tane ağır yaralı Türk vardı. Sabaha kadar orada bekledik ben onların yaralarına baktım, gömleğimin kolunu yırttım birinin yarasına sardım. İzmirli bir yaralı delikanlı bıçak yok mu ver de kendimi öldüreyim bu kafirlere esir bari düşmeyeyim dedi. Sabah oldu yaralıları sallara koydular, biz de yaya olarak yürümeye devam ettik. Son vardığım yerde bir de ne göreyim bizim alayın hepsini esir etmişler. Bütün arkadaşlarla orda karşılaştık. Esirlerin toplamı 1300 kişi idi. Bir kısmı şehit olmuş bir kısmı da kaçıp kurtulmuş. Bizler Dördüncü Fırkanın 32. Alayına mensuptuk. Oradan yola devam ettik yolda giderken Rusun ordu komutanı bizim yanımıza geldi ve bizi selamladıktan sonra yola devam etti. Biz de yolumuza devam ettik. RUMİYE gölüne vardıktan sonra bizi çetenelere bindirdiler ve karşı yakadaki Şaraphane şehrine götürdüler [Herhalde Urmiye Gölü olacak. Google Earth’de, Göl’ün doğu tarafında, İran’ın Doğu Azerbaycan eyâletine âit, İngilizce adıyla bir ‘Sharafkhaneh’ kenti gözüküyor. Herhalde Şaraphâne değil de, Türkçe Şerefhâne şehri olacak –H.A.] Oraya Rusyanın treni gelirmiş, bizi oradan sevk edeceklermiş. [Çarlık Rusyası İran’da on bin askerlik bir güç bulunduruyordu. Güney Azerbaycan da (İran için Doğu) Rus işgâlindeydi. Rusya lojistik mülâhazalarla bir demiryolu inşâ etmiş idi. Şerefhâne’de bugün de bir tren istasyonu gözükmekte. Te’yid edecek vakit olmamakla birlikte, Şerefhâne’nin Rusya tarafından inşâ edilen işte bu tren hattı üzerinde olduğu inancındayım. –H.A.] Biz Şaraphane’de bir kış kaldık. Etrafımız tel örgü ile çevrili idi. Sabah kalkınca bekmez şerbeti gibi bir şey verirlerdi. Öğleyin de bir un çorbası verirlerdi içine ne karıştırdıklarını bilmem günde 10 adam veya 5 adam ölüyordu. Ben genç olduğum için mi bilmem ölmedim. Burda kaldığımız müddette bize bir iş göstermediler. Yalnız tren geldiğinde eşyaları indirirdik. Bu arada namazını kılanlara falan karışmıyorlardı. Kurban bayramında İran’dan hoca getirdiler bayram namazını tel örgünün dışında kıldık. Sonbahar gelince bizi trene bindirdiler doğruca ARAS nehri kenarındaki CUFFA civarına vardık. [Google Earth’de, Şerefhâne’ye bugünkü karayoluyla 146 km mesâfede, kuzeyde, Aras Nehri kıyısında, İngilizce adıyla, Azerbaycan tarafında bir ‘Julfa’ şehri, İran tarafında ise isimdaş bir ‘Jolfa’ kasabası gözükmekte. Türkçe Culfa diye okumak mümkün. –H.A.] Biz gelmeden önce etrafımızı tel örgü ile kapatmışlar. Keçelerden ev yapmışlar 30-40 kişilik gruplar halinde bizi evlere oturttular. Orda bir kış çıkardık. İlkbahar gelince bize elbise verdiler ve trene bindirdiler TİFLİS’e doğru hareket ettik. Oradan BAĞKUR şehrine vardık orada bize hamam yaptırdılar, ordan trene bindik İSTAVROPOL şehrine vardık. [Metindeki bu Bağkur herhalde Bakuriani olacak. Öyleyse, Bakuriani tarikî ile Tiflis’ten (Gürcistan) bugünkü karayoluyla 581 km kuzeydeki Stavropol’e (Rusya) geçiyorlar. –H.A.] Biz buraya geldiğimizde 300 kişi kalmıştık. Diğer 1000 kişi verdikleri un çorbasından ishale tutulup öldü. O kalan 300 kişi yaya olarak grup halinde PETROSKİ kasabasına vardık. [Bugünkü karayoluyla Stavropol’e 81.5 km mesâfedeki Petrovskiy. –H.A.] Bize Ruslar pek iyi davranmıyorlardı. Yalnız yolda önümüze gelen bir Türk asıllı kadın bir kazana su koymuş geçen esirlere su ikram etti. Petroski’de, köylerden gelen arabalara 10’ar kişilik gruplar halinde bizleri bindirdiler ve köydeki ağalara hizmetçi olarak gönderdiler. Ben bu arada ağır zatürriye hastalığına tutulmuştum doktor muayaene etti ve beni hastaneye aldılar orada bir ay kadar yattıktan sonra iyileştim ve beni de bir ağaya verdiler ve ağır iş görmememi önermişler, bir ay inekleri güttüm. Çobanlık müddetim bittikten sonra ben de işe başladım. Çalıştığımız zamanda aylığımız da işlerdi ama aldığımız aylığın yarısını devlet keser yarısını da elimize verirlerdi. O ağa bana eziyet ediyordu Rus devlet görevlileri beni ordan aldılar başka bir çiftliğe verdiler. O çiftlikte kötü davranmazlardı, hatta genç olduğum için evlen burda kal diye çok ısrar ederlerdi. Ağa olan NİKOLA bana ev, tarla, bağ, bahçe ve para da verecekti. Benim zihnimde bir şeyin gerçek meşalesi yanıyordu. (Esir olarak kalmaktansa ölmeyi tercih ederdim.) Çalıştığım ağa beni kendine çekmek için ibadetime ve inancıma dahi karışmazdı. Bir ara Nikola’nın oğlunu dövdüm o zaman dahi hiçbir şey demedi. Nikola Petroski’nin en zengin adamı idi. Yanında iki Türk esir daha vardı. Birisi Sinop’un Ayancıklı Salih Çavuş, diğeri Antalyalı Hüseyin idi. Antalyalı bağ bahçe bekler ve buraya bakardı. Salih Çavuş’la ben tarım işinde çalışırdık. Nikola’nın oğlu Miko bizimle çok iyi konuşurdu, hatta Rusya’dan kaçmak için bize kaçacağımız yolları tarif ederdi. Bir gün siz buradan kaçın memleketinize gidin dedi. Bize bir harita verdi yolları tarif etti. Yolda yiyecek taşımak için çantalar yaptırdı erzak kattı ve ağa da yol paralarımızı verdi. Vedalaştık kaçmak için yola koyulduk. [Öyle gözüküyor ki, Abdullah asker 1915 sonları veya 1916 başlarında esir düşmüş. Mart 1917’de Rusya’da ihtilâl oluyor, Çarlık-Romanov Hanedanlığı devriliyor, Kasım 1917’de Bolşevik İhtilâli gerçekleşiyor, V.İ. Lenin iktidara geliyor. Aralık 1917’de Bolşevikler tüm emperyalist paylaşımcı planları da ifşâ ederek Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzalıyor ve batıdaki ve doğudaki cephelerden çekiliyorlar. Doğu Anadolu’daki durum değişiyor, Osmanlı ordusu Rus işgâlindeki şehirleri geri alıyor, Dağıstan’a kadar ilerliyor. Bununla birlikte, gene 1917’de Kızıl Ordu ile Kolçak idaresindeki Beyaz Ordu arasında cereyan eden İç Savaş patlak veriyor, 1922’ye kadar sürüyor. Kafkasya’da İngiltere, güneyde de Fransa Bolşevikler’e karşı askerî müdâhalelerde bulunuyorlar. Herhalde bu dönemde savaş esirleri üstündeki kontrol de gevşiyor/kalkıyor ve kaçış için elverişli koşullar ortaya çıkıyor. Bu kaçışta, ilk planda, gördüğüm kadarıyla iç bölgede esir tutuldukları Petrovskiy’den, yürüyerek denize, bugünkü karayoluyla 413 km mesâfede, Karadeniz kıyısındaki, Azak Denizi Kerç Boğazı civârındaki Novorrosiski şehrine ulaşmaya çalışıyorlar. Tâbiî ki yürüyerek! Fakat bir noktada, Novorrosiski’den bir sebeple (belki güvenlik) doğudaki Bakü’ye yöneliyor, Bakü’den geriye, bu sefer trenle, Tiflis üzerinden Batum’a dönerek tekrar kıyıya ulaşıyor ve nihâyet, gemiyle Trabzon’a geçerek kurtuluyorlar. –H.A.] Bu arada da Rusya’da iç savaş başladığı için dışarıyla ilgilenen yoktu. Hiçbir kontrol olmadan normal olarak yola devam ettik. Yolda önümüze bir çiftçi geldi ondan su istedik suyu içtik ve yola devam ettik. Antalyalı Hüseyin bizimle gelmediği için sadece Salih Çavuş’la ikimiz gidiyorduk. O gün öğleden sonra Allah’ın işi bol bir yağmur yağdı kuru bir yerimiz kalmadı. Fazla ıslandığımız için mevsim de sonbahar olduğundan donma tehlikesiyle karşılaştık. Yürürken karşımıza bir köy geldi. Ölümü göze ala ala o köye yürüdük. Köyün kenarındaki ot yığınlarının içinde yatmaya karar verdik. Bir kadın geldi burda yatılmaz gelin sizi misafir alayım dedi ve çantalarımızı aldı yürüdü. Kadın esir olduğumuzu anladı ve ağlamaya başladı. Niye ağladığını sorduk kendi kocasının da Avusturya’da esir kaldığından bahsetti ve mükemmel Türkçe konuşarak demek benim kocam da mı otlar arasında yatır dedi. Yemeklerimizi yedik ve yattık. Sabahleyin kalktık ve erzaklarımızı tamamladı yola koyulduk. Kadının bize bazı öğütleri oldu; gideceğimiz yol üzerinde Noroni-Ercokoni köylerinin olduğunu ve bu köylerin halkının Ermeni olup adam kestiklerini bu köylere uğramadan kuzeydoğudan güneybatıya doğru yola devam etmemizi ve önümüze gelen köyde kızkardeşinin olduğunu öğütledi. [Bu köyleri maalesef tesbit edemedim. –H.A.] Kızkardeşinin adını ve köyün adını söyledi ama uzun sene geçtiği için unuttum. 45-50 km yol katettikten sonra oraya vardık ve kadını bulduk. Kadın bizi hoşgörü ile karşıladı ve bize Türk yemeklerine benzer yemekler pişirdi yedirdi. Çaylarımızı içtikten sonra yataklarımızı gösterdi yattık. Sabah azıklarımıza ikişer tavuk ve birer şişe pekmez katıp bizi uğurladı. İkindine kadar yol yürüdükten sonra bir şehrin kenarına geldik. Salih çavuş ben sigara alacam dedi ve şehre girdik. Bizi orda bir delikanlı aldı evine götürdü. Kendisini polis diye çok korktuk ve sır vermedik. Bizi muntazam bir şekilde ağırladı ve hatta bizi müslüman diye domuz eti ve yağı vermedi yoğurtla ekmek ikram etti. Evinde yattık, sabah olunca yola revan olduk. Yatacak yerimiz olmadığı için tarlalarda yatıyorduk. Mart ayı olduğu için üşürdük. Sabah oldu yolda giderken bir arabacı geldi bize kimsiniz diye sordu biz de anlattık, bizi arabasına aldı 3 saat gittikten sonra ben de Avusturya’da esir idim dedi ve arabadan indik yollarımız ayrıldı. Yolda bir hayli gittikten sonra 15-20 kişilik bir grup orda at güderlermiş yemek ikram ettiler yemedik yanlarında biraz oturduktan sonra yola devam ettik. ALEKSSANDRAYA için yürüyorduk. [Maalesef bu yeri de tesbit edemedim. Belki de siyâsî mülâzaharla bir isim değişikliği? –H.A.] Arkamızdan bir araba geldi ve araba bir papaza aitti. Karısı bize kimsiniz diye sordu papaz aldırış etmeden yola devam etti. Biz de Alekssandraya’ya vardık. Burada Türk çok olduğu için yabancılık çekmedik. Ordan birisi dedi ki siz burda durmayınız. Yakında Tatar köyü var oraya gidin dedi biz de yola çıktık, yolda giderken bir araba yetişti bize kimsiniz nereye gidiyorsunuz diye sordu biz de söyledik, arabaya bizi aldı NUHHUSKİ köyüne gidiyormuş bizi de oraya kadar götürdü ve evinde misafir aldı. Sonra GANXGLİSKİ (Tatar) köyüne doğru yola devam ettik. [Maalesef, bu son iki yeri de tesbit edemedim. –H.A.] Biraz sonra akşam karanlığı bastı arkamızdan üç kişi geldi ve bize çattılar, anladılar ki dövemiyecekler vazgeçtiler sonra biz de yolumuza devam ettik ve bir çiftliğe vardık orda bizi misafir almadılar yakındaki bir çiftliğe gittik orda da sert karşıladılar yalnız biri Tatar köyünü gösterdi. Biz yola devam ettik o geceyi tarlada geçirdik. Ertesi sabah yola devam ettik ikindi üzeri Tatar köyüne vardık. Ganxgliske’de Türk çok olduğu için misafir aldılar bir gün birinin evinde bir gün birinin evinde derken orda 2,5 yıl kaldık. Onların görünen işlerini yaptık. Orada aynen Türkiye gibi ibadetlerimizi gerçekleştiriyorduk. Bu arada İç Savaş başlamıştı. Bolşeviklerle zenginler arasında savaş çok büyük bir şiddetle devam ediyordu. Zenginlere (Kazaklara) İngilizler yardım ediyorlardı, bu iç savaşta Bolşevikler galip gelmişlerdi. İç savaşta Kazaklar Rusya’daki esir Türkleri de kendi saflarında savaştırdılar ve bizi Katerina şehrine kadar getirdiler ve orada bütün esirleri toplamışlar. [Bu şehri de maalesef tesbit edemedim. –H.A.] Bolşevikler de Moskova’dan, Leningrad’dan bol asker toplamışlar ve Kazakları ezerek geldiler. Kazaklar da bizleri topladılar Karadeniz kenarındaki NAVROSESKİ şehrine getirdiler. [Burası herhalde Novorossiski olacak. –H.A.] Oradan da Kazakları Bolşevikler dışarı attılar bir kısmını da esir aldılar. Savaşın şiddetinden bizlere bir şey diyen yoktu, bizler serbest kalınca tekrar Tatar köyüne yine gittik. Kazakların arabalarını da yaktılar ve denize attılar. O seneki Ramazan orucumuzu da Tatar köyünde tuttuk. Ramazan çıkınca hazırlıklarımızı yaparak trene bindik Bakü şehrine geldik. Bakü şehrinde bir buçuk ay kaldık bizimle Bakü’nün halkı da ilgilendiler. Oradan tekrar trene bindik Tiflis şehrine geldik. Tiflis’te yerli Türkler burda kalmasanız sizin için iyi olur bu karışıklıkta Batum’u bulun dediler. Ordan trene bindik Batum’a geldik gece olmuştu, Batum şehrinin bahçelerinde dört gün aç susuz bekledik. Bu arada Bolşevikler Kazakları arama yapıyorlardı, Bolşeviklerin ordusuna dahil olan Ermeni askerleri de yakaladıklarını öldürüyorlarmış. Salih Çavuş’la ikimiz gece deniz kenarına geldik. Orda limanda buğday yüklü bir gemi varmış gece gemiye girdik gemi Türk bayrağı çekmiş bekliyormuş, biz de Türktür diye gemiye bindik. Gemideki bir Tatar siz Türk müsünüz dedi evet dedik. Tatar bu gemi bir Ermeni asıllı adamın gemisi Türkiye’ye gidecek sizi görürse keser denize atar dedi. Biz de kesin denize atın ama bizi koymayın dedik ağladık yalvardık Tatarın ellerine kapandık. Tatar geminin ocağında kömür atarmış. Çekeceği kömüre yardım ettik ve kömür dairesindeki kömürü taşıdık ve Tatar bizi kömür deposuna sakladı. Kendisine bu iyiliğine karşılık 7’şer tane sarı lira verecektik. 1337-1921 tarihinde Trabzon’a indik ve Türk topraklarına kavuşmanın sevinciyle toprağa kapandık saatlerce ağladık ve Türk bayrağını öptük. Orda gören bir Türk askeri bizi aldı askerlik şubesine götürdü orada kimliklerimizi aldılar birer aşı yaptılar üç gün orda şubede alıkoydular evraklarımızı tamamladılar ve bizi serbest bıraktılar. Trabzon’da 23 gün bekledik. Bu arada valiye çıktık, vali bizi gemiye bindirdi İtalyan bandıralı bir gemiyle Samsun’a gittik. Gemi Samsun’dan İstanbul’a hareket etti biz de beş Konyalı arkadaş yaya olarak Konya’ya hareket ettik. Salih Çavuş’la Samsun’da ayrıldık. 33 gün yaya yolculuktan sonra tekrar Konya’ya kavuştuk. Konya’da Konyalı arkadaşlardan ayrıldık. İki Seydişehirli olarak Hacı Ali Çavuş’la ben Seydişehir’e hareket ettik. Hacı Ali Çavuş ta Seydişehir’in Aşağıkaraören köyündendir. Bir akşam vakti Seydişehir’e geldik, gece bizim köye geldik bizim köy kazaya 5 km olduğu için bir gece bizde kaldık ve evde bayram havası esti. [Mâlûm eski Kisecik yolu bugünkünden kısaydı. –H.A.] Ertesi gün babam arkadaşa bir at verdi atla köyüne gönderdi üç gün sonra atı getirdiler.
[3. BÖLÜM: BÜYÜK TAARRUZ, KIZILTEPE HAREKÂTI, ABDULLAH ASKER YARALANIYOR –H.A.]
[Bilindiği gibi, İstiklâl Harbi/Kurtuluş Savaşı, 26 Ağustos 1922’deki Büyük Taarruz, 30 Ağustos’taki Dumlupınar-Başkumandanlık Meydan Muhârebesi ile Yunan Ordusu dağıtılarak muzaffer oluyor, Mustafa Kemal Paşa’nın meşhur “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emriyle ve tâkip harekâtları mârifetiyle de geriye sürülerek en nihâyet 9 Eylül’de İzmir de kurtarılıyor. Planlamasıyla, sonuçlarıyla birlikte Büyük Taarruz çok kritik, belirleyici bir merhale bu süreçte: Bir gedik açılıyor, Yunan Ordusu sürülüyor, sarılıyor, mutlak bozguna uğrayacağı bir meydan muhârebesine zorlanıyor akabinde. 23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihlerindeki Sakarya Meydan Muhârebesi ertesi ile 26 Ağustos 1922 Büyük Taarruz öncesinde Yunan Ordusu kuzeyde Eskişehir güneyde Afyon (tam olarak Eskişehir-Kütahya-Afyon-Uşak) hattındaki geniş bir bölgede müdafaa tertîbindeydi... Abdullah asker, bu bölgede muhtelif noktalardaki askerî harekâtlara katılmış gözüküyor. Maalesef, harp tarihçisi olmadığım gibi ve belge ve haritalar üstünde derinlemesine bir çalışmaya da imkân bulamayacağımdan ötürü Abdullah askerin mensûbu olduğu 38. Alay’ın bulunduğu yer ve hareketlerine ilişkin kronolojik bir liste çıkartmak imkânına sâhip değilim. Bununla birlikte, Büyük Taarruz arifesindeki durum epeyce net gözüküyor. 1. Ordu Eylül 1921’de teşkil edilerek komutanlığına Mirliva Ali İhsan Paşa atanıyor (Ali İhsan Sâbis, d. 1882 ö. 1957). Abdullah asker, 1. Ordu 45. Fırka (Tümen) 38. Piyâde Alayı’na mensuptur. Alay komutanları Kaymakam İlyas Zeki Bey (İlyas Zeki Aydemir, d. 1880 ö. 1948). 38. Piyâde Alayı Büyük Taarruz’da çok kilit bir rol oynuyor. Taarruz planına göre, Yunan güçleri müdafaa hatlarının sağ tarafına beklemedikleri sarp ve dağlık güney-güneybatı tarafından büyük bir güçle (burası 1. Ordu ile Türk Ordusu’nun sıklet merkeziydi) ânî bir darbe vurularak dağıtılacak, kuşatılacak, imhâ edilecekler idi. 15. Fırka 15-16 Ağustos gecesi Çay’ın batısına geçer. Mustafa Kemal Paşa 20 Ağustos’ta Akşehir’deki Batı Cephesi Karargâhı’na gelerek İsmet Paşa ile buluşur. Birliklere 21 Ağustos’ta gönderilen şifreli bir mesaj ile taarruz günü ve saati bildiriliyor. Karargâh 24 Ağustos’ta Şuhut’a getiriliyor. Taarruz için ‘Cephe Emri: 93’ 25 Ağustos’ta yayınlanıyor. Mustafa Kemal Paşa 25 Ağustos’ta bölgeye hâkim Kocatepe’ye çıkıyor. Birlikler hedeflere yaklaşarak saldırı pozisyonu alıyor. Harekât 26 Ağustos günü saat 04:30’da topçuların tanzim ateşiyle başlıyor (plana göre 04:30-05:30 tanzim atışı), yoğun tahrip ateşiyle devam ediyor (05:30-06:00 tahrip ateşi), top ateşi kesilerek piyâde hücûma geçiyor. İlk plandaki kritik hedefler: Kaleciktepe (Kaleciksivrisi), Belentepe, Tınaztepe, Çiğiltepe. Burası Yunan Ordusu’nun esas mukāvemet hattıydı. Bu hedeflere yönelik harekât Büyük Taarruz’un başarısında ölümcül ehemmiyete sâhip idi; 15. Fırka’ya ve 38. Piyâde Alayı’na da bu çerçevede kritik bir rol düşüyordu. Piyâde 06:00’da Tınaztepe’ye hücum mesâfesine yaklaşıyor, tel örgüleri aşıyor, süngü hücumu başlatıyor. 06:00 civârında Yunan güçleri Tınaztepe’den çekilmeye başlıyor. 09:00 dolaylarında Tınaztepe tümüyle ele geçmiş oluyor. Böylece, 26-27 günlerinde Yunan cephesinde Kaleciksivrisi’nden Tınaztepe’ye 12 km’lik bir gedik açılıyor. Batı tarafından Tınaztepe’ye giren 38. Alay kuzeye doğru ilerlemeye başlıyor. Yunan Ordusu güney mevzilerinden dağınık bir hâlde kuzeye doğru itiliyor, İzmir ikmal, irtibat ve kaçış yolu kesiliyor. Bir meydan muhârebesine zorlandığı Dumlupınar’da hezîmete uğratılıyor, tâkip harekâtlarıyla, kaçıp kurtulabilenler hâricinde imhâ ediliyor. –H.A.] Biz esirler hala asker sayıldığımız için bize 4 ay izin verdiler dört ay köyümüzde kaldıktan sonra Seydişehir şubesine gittim ve teslim oldum. 15 Mart 1922 yılında Konya’dan Afyon Dumlupınar’a vasıl olduk ve orada Mangaltepe’de Yunanla harbe girdik. 22 günde Yunan birlikleri önümüzde Sakarya’ya ve Polatlı’ya indik. Polatlı’ya Kazım Karabekir Paşa askeriyle birlikte geldi. [Bu bölümdeki hâdiseleri maalesef bir çerçeveye oturtmadım. Esâsen Mangaltepe/Mangal Dağı Sakarya Harbi’ndeki stratejik ve dramatik çatışmalarıyla meşhur bir mevziydi; Afyon’da ise bildiğim kadarıyla bir Mangaltepe yok, Mantartepe var. –H.A.] Biz 15. Fırka 38. Alaya mensuptuk. Alay komutanımızın ismi İlyas beydi. Sakarya’ya köprü kurduk ve Afyon’un Bolvadin’e vardık. [Kuzeydeki birlikler büyük bir gizlilik içerisinde Afyon’un güney ve güneybatısındaki sıklet merkezine kaydırılıyor. Herhalde bu hareket bu çerçevede gerçekleşiyor. –H.A.] Ali İhsan Paşa İngilizlere esir düşmüş Afyon’u Yunanlılar işgal etmişlerdi. Ali İhsan Paşa esirlikten kurtulmuş bizim başımıza cephe komutanı olarak tayin edildi. Teftişimizi yaptı ve 26 ağustos 1338-1922 gecesinin savaşa başlangıç olacağını söylediler. [Ali İhsan Paşa, Mustafa Kemal Paşa tarafından “dürüst bir hatt-ı hareket tâkip etmemesi” gerekçeşiyle 19 Haziran 1922’de 1. Ordu kumandanlığına son verilerek Millî Müdafaa Vekâleti emrine alınıyor. Yerine 29 Haziran’da Sakallı Nureddin Paşa (Nureddin İbrahim Konyar, d. 1873 ö. 1932) atanıyor. H.A.] Gece Bolvadin’den 15. Fırka hareket etti Kömürtepe’ye ve sabaha karşı da Tınaztepe’nin aşağısına yaklaştık ve savaşa tutuştuk. [15.Tümen Şuhut’tan Kömürtepe mevziîne ve kuzeyine 24 Ağustos’ta geçiyor. –H.A.] Gün doğana kadar ateş devam etti gün doğduğunda top ateşi durdu biz bir topun başında duruyorduk. Bizim topçu yanlışlıkla topu patlattı on bir arkadaş yaralandık ben baldırlarımdan yaralanmıştım top ta parça parça oldu. Ben yaranın sıcağı ile şaşırtıp tepeden aşağı inmeye başlamışım ki beni yakaladılar kolordunun askeri hastanesine götürdüler. [Taarruz planına göre topçu tahrip ateşi 06:00’da kesilecek idi. Abdullah asker, hemen öncesinde yaralanarak Tınaztepe’ye müteâkip piyâde hücumuna katılamadığı gibi, Dumlupınar’ı, Tâkip Harekâtı’nı, 38. Alay’ın İzmir’e girişini de kaçırmış gözüküyor. -H.A.] Orada ilk tedavim yapıldı kağnıya bindirdiler ve Afyon’un Şuhut kazasına kadar götürdüler. Camiyi hastane olarak kullanıyorlardı ben camiye kadar yaya olarak yürüdüm. Bütün ağır yaralılar orada yatıyorlarmış, ağır yaralıları ve beni bindirdiler Çay istasyonuna kadar kağnıyla geldik. Trene bindirdiler Konya hastanesine getirdiler orada yer olmadığı için ordan Adana’ya götürdüler Adana’da da yer olmayınca Dörtyol hastanesine yolladılar hastanede bir ay tedavi oldum. Tedaviden sonra İzmir’e gittik bölüğümüze teslim olduk. Bir yıl daha askerlik yaptık ve Söke’den terhis oldum. Dokuz sene askerlik hayatım var 6 yılı Rusya’da esirlikle geçti 3 yıl da Türkiye’de savaşla geçti. 18 yaşında askere gittim 27 yaşımda evime döndüm. 1339-1923 yılında memleketimde evlendim ve bir at arabası alarak ziraatle uğraştım. Allah memleketimizi ve ordumuzu muzaffer kıldı ya bütün acılarımızı unuttuk. Allah memlekete ve gelecek nesillerimize böyle elim olaylar göstermesin. Öldürdüğüm düşman askerinin sayısını tam olarak bilmiyorum ama çok öldürdük. [Hâtırat burada bitiyor. –H.A.]
İşte böyle... Şehitler, Kayıplar, ‘Giden Gelmiyor’lar.. ve bir de dönenler. Döndüler, olağanüstü hikâyeleriyle olağan ömürler sürdürüp, hikâyeleriyle birlikte âhirete göçüp gittiler. İçlerinden birisi de Sümme Dede idi. Şimdi Kisecik’teki kabrinde huzur içerisinde uyuyor. Ne bekler ki Abdullah Gāzi? Beklese beklese belki bir Fâtiha gelip geçenden. Ruhun şâd, mekânın Cennet olsun Abdullah asker, Sümmenin Abdullah Efendi, Sümme Dede, Abdullah Gāzi...
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.